5 Eylül 2012 Çarşamba

Doğu-Batı Ayrımı ve Çatışması Üzerine Bir Söyleşi

Değirmen Dergisi-Haziran 2011
Mehmet DOĞAN

Ertan EĞRİBEL, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
Ufuk ÖZCAN, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü


—Gerek tarihi bakımdan ve gerekse kavramsal açıdan bir Şark ve Garb ayrımından söz etmek mümkün müdür? Hangi saiklardan hareket ederek böyle bir ayrımın olduğu ileri sürülebilir?

Doğu ve Batı uygarlıkları arasında tespit edilen köklü ayrılık ve farklılaşmaların uzun ve oldukça zengin bir tarihçesi vardır. Farklılığın başlangıcının/kaynağının ele alınması tarihi birikimi ve bu birikimin nasıl oluştuğu konusunda belli bir açıklamaya da izin verecektir. Konuyu ilk uygarlıkların ortaya çıkışı ve farklılaşmasından bu yana ele aldığımızda farklılık ve çatışmanın temeliyle ilgili günümüz ilişkilerini de açıklayacak kuramsal bir açıklama getirmek mümkün olacaktır. Doğu uygarlıkları Batı’dan bağımsız olarak ortaya çıkmıştır. Tarihte ortaya çıkan ilk yerleşik tarım uygarlıklarının kökeninde Asya’da eş verimde toprakların olmaması ve nüfus baskısının ortaya çıkardığı sorunların çözümü bulunmaktadır. Mısır, Mezopotamya, Hindistan ve Çin gibi yerleşik tarım uygarlıkları yerleşik-göçebe çatışmasının ürünüdür. Doğu uygarlıkları Batı’dan bağımsız olarak kendi üretim güçleriyle tanımlanabilirken (Asya Tipi Üretim Tarzı), Batı yerleşik uygarlık aşamasına ancak Yakın Doğu üretici uygarlıklarının vermiş olduğu imkân sayesinde ulaşabilmiştir. Doğu şehir endüstrisi için gerekli hammadde gereksinimi Batı’da toprak/tarım koşullarından bağımsız bir çözümün ortaya çıkmasına izin vermiştir. Böylece birbiriyle ilgili ve karşılıklı ilişkileriyle kimliklerini kazanan iki farklı uygarlık gelişecektir. Batı uygarlığının göçebe uygarlıklardan farkı, Doğu ile ilişkilerini (askeri, ticari ve egemenlik ilişkilerini de kapsayacak biçimde) sürekli, sistemli bir hale getirerek belli bir cephe örgütlenmesine gitmesidir. Doğu uygarlıkları Batı yayılmacılığına karşı kendi bağımsız askeri-siyasi örgütlenmelerini ortaya koyabilmişlerdir. Yakın Doğu “asker uygarlıklar” geleneği bunu göstermektedir. Doğu ve Batı uygarlıklarının karşılaştıkları sorunlara buldukları çözümlerin farklılığı toplum örgütlenmesinin de farklı nitelikler kazanmasına yol açmıştır. Bu nedenle sadece uygarlıklar arası farklılıklardan ve çatışmadan söz etmek yerine aynı zamanda bu çatışmanın belirleyici olduğundan da söz etmek gerekir. Doğu-Batı çatışması sadece belli bir dönemle sınırlı, herhangi bir çatışma olmaktan öteye dünya tarihini belirleyen temel çatışmadır. Uygarlıkların ortaya çıkışı ve kazandığı temel özellikler bu çatışmanın ürünü olduğu gibi uygarlıkların gelişmesi de bu çatışmanın bir ürünüdür. Doğu-Batı ilişkilerinin denetimini elinde tutan taraf belli üstünlükler kazanmıştır. Doğu-Batı ayrımı bizim saplantımız değildir. Gerektiğinde Batılılaşmadan söz edilmekte ve bizim Batı’dan farklılığımız kolaylıkla benimsenmektedir. Bu farklılığın açıklanması söz konusu olduğunda öne çıkarılan açıklama ve kuramlar belli değer yargısı da taşımaktadır. Bunlar ilişkilerde ortaya çıkan belli sonuçlara yöneliktir. Karşılıklı ilişkilere rağmen sorunların farklılığı ve getirilen çözümlere bağlı olarak uygarlık alanları da farklılaşmıştır. Yunan uygarlığının kaynağında Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarıyla kurduğu ilişkiler vardır. Doğu-Batı arasındaki farklılık bilincinin başlangıcını Antik Yunan’ın en eski, yazılı olmayan tarihlerine, mitolojik devirlere dek götürmek mümkündür. Batı’da toplum yapısında ortaya çıkan değişmeler de Doğu ile kurduğu ilişkilere bağlıdır. Doğu ile Batı arasındaki ilişkiler farklılaşmadan ibaret değildir, aynı zamanda çıkarların da farklılığından ve çatışmasından da söz etmek gerekir. Bu anlamda Doğu-Batı çatışmasının sıradan, herhangi bir çatışma olmaktan çıkarak dünya tarihini belirleyen temel çatışma olduğunu söyleyebiliriz. Doğu-Batı ayrımı ve çatışmasına yol açan belli maddi koşullar, bu koşulları açıklamak ya da aşma zorunluluğu getirdiği için bunun imkânlarını yaratmak tarafların sürekli olarak gündemindedir.

-“The West and the rest” (Batı ve gerisi) mantalitesinin hem teknik hem de moral bakımdan Şarkta da var olduğunu söylemek mümkün müdür?

Batı’nın Doğu algısı Antikçağ’da Yunan yayılma hareketi, İskender’in Doğu seferleri ve Roma’nın dünya egemenliği deneyimi, Ortaçağ’da Haçlı seferleri ve Bizans’ın Yakın Doğu uygarlıklarına karşı yerine getirdiği rol ile gelişip katmerleşerek (iç içe geçip zenginleşerek) XIX. yüzyılda modern anlamını kazanmıştır ve bu algı bugün de “öz”ü itibariyle değişmeden sürmektedir. Yenidünya düzeni, küreselleşme gibi günümüzde öne çıkarılan ilişkilerin köklerini tarihte çok eskiden beri bulunduğunu saptayabiliriz. Doğu-Batı çatışması tarih içinde değişik biçimler kazanmıştır. Doğu-Batı ayrımı ile ilgili kaynaklar son derecede zengindir. Doğu ve Batı uygarlıkları arasındaki farklılaşma göstergelerine dair sayısız kanıt bulmak mümkündür. Hatta bu farklılaşma bilincinin Batı’da Doğu’ya kıyasla çok daha keskin ve gelişmiş olduğu gözlemlenmektedir. Şüphesiz söz konusu ayrımın kaynağını tarih kitaplarında, görsel temsillerde (sözgelişi klasik Batı resmi), dinsel metinlerde veya birtakım (mitolojik, dinsel, teorik-bilimsel) söylemlerde de bulmak mümkündür. Yüzyıllar boyunca son derece büyük bir yığın oluşturan ve Doğu’ya karşı sistemleştirilen şarkiyatçılık çalışmaları olayın sadece bir yönüdür. Bunlar Doğu-Batı farklılığının daha başlangıçtan bu yana bilinçli olarak kavrandığının göstergesidir. Ancak Doğu-Batı ayrımının asıl kaynağı bu metinlerden ve temsillerden ziyade, toplumlar arasında karşılıklı olarak yaşanan fiili ilişkilerdir. Ayrım, tek yanlı olarak oluşmuş değildir. Bu nedenle ancak dünya tarihinin birliği göz ardı edilmeden kavranabilir. Söz konusu çatışmanın asıl kaynağı, uygarlık tarihi içinde neredeyse kesintisiz bir şekilde süren Batı saldırganlığı ve yayılmacılığıdır. Doğu-Batı çatışmasının tarih içinde almış olduğu biçime bağlı olarak Batı merkezleri değişmiş olsa da temel yaklaşım değişmiş değildir. Batı, Yunan’dan bu yana kendi uygarlığıyla bağlantılı olmayan her şeyi Batı düşmanı olarak görmüştür. Evrensellik savı kendi dünya egemenliğini evrenselleştirme çabasının ötesine gitmemiştir. “The West and the rest” yaklaşımı son dönemde Batı tarafından dışlayıcılıktan öte saldırgan bir anlayışla dillendirilmektedir. Bu ayrım ile Batı’nın eşsizliğine, biricikliğine, taklit edilemezliğine, ele geçirilemez üstünlüğüne vurgu yapılmaktadır. Küstah ifadelerle dile getirilen bu deyim ve ardplanındaki mantık, Batı’nın dışlayıcılığını, kendi dışındaki dünyayla paylaşacak hiçbir şeyi olmadığı gerçeğini açıkça göstermektedir. Batı, günümüzde kendi üstünlüğünü yeryüzünde tesis ve muhkem etmiş olmanın verdiği özgüvenle kendi dışındaki tüm dünyayı mutlak bir biçimde kendinden farklılaştırmak istemektedir. “Batı ve Batı-dışı/gerisi” ayrımı Batı uygarlığının üstünlüğü yanında Batı uygarlığını yaşama şansı olan tek uygarlık olarak görme anlayışının bir ürünüdür. Bu değerlendirmeye bağlı olarak Batı günümüzde artık toplumları bütünleştirmek ve aynı ideal etrafında toplama çabasından da vazgeçmiştir. Bu çarpık ayrım ve anlayış günümüz Batı dünya egemenliğinin aşılmaz olarak görülmesi nedeniyle Batı-dışı toplumlar tarafından da bir yönüyle paylaşılmaktadır. Bu ayrım sonucu Çin, Hindistan gibi eski Doğu uygarlıkları ile Yakın Doğu’da Batı’ya karşı Doğu’nun askeri-siyasi koruyuculuğunu, öncülüğünü yapan devletlerarasındaki farklılıklar göz ardı edilmektedir. Göçebe toplumlar ile geleneksel Doğu toplumlarını bir saymak mümkün olmadığı gibi, geleneksel Doğu toplumları ile Yakın Doğu asker-devletler geleneğine bağlı toplumlar arasında da ayrımlar vardır. Afrika’da tarih içinde önemli bir rol üstlenememiş toplumlar ile Osmanlı dünya imparatorluğu deneyimini yaşamış Türk toplumunu aynı biçimde değerlendirmek ne ölçüde doğrudur? Elbette Anadolu Türk toplumu geleneksel Doğu toplumları yanında Afrika toplumlarının da sözcülüğünü üstlenebilecek tarihi deneyim ve birikime sahiptir. Onları dışlamamız için bir neden yoktur, ama Doğu-Batı çatışması içinde sınırlı bir rol üstlenmiş toplumlarla Osmanlı’yı, Anadolu Türk toplumunu özdeşleştirmek dolaylı bir biçimde Batı üstünlüğünü kabul etmenin ve mevcut dünya egemenlik anlayışını mutlaklaştırmanın bir biçimidir. Geçmişte bizde de Batı’yı bir gören bir anlayış vardır. Ama bu anlamlıdır. Batı yayılmacılığına ve soygununa karşı savunma bilincinin en anlamlı örneğini sergileyen Osmanlılar “küffar”, “gâvur” veya “Frenk” gibi deyimleri kullanmışlardır. Bugün de bu deyimler canlıdır. Bu canlılığın nedeni, söz konusu deyimlerin Batı saldırganlığına karşı Doğu’yu -sadece İslam dünyasını da değil- Batı’ya karşı savunma, Doğu’nun cephe sözcülüğünü üstlenme deneyiminin bir ürünü olmasıdır. Günümüz Batı saldırganlığını ve dünya egemenliğini mutlaklaştıran “Batı ve gerisi” anlayışıyla bir ilişkisi yoktur. Günümüz Batı üstünlüğünü de tarihte görülen Roma dünya egemenliği gibi sonunda yıkılıp gidecektir.

—Roma, Batı’nın kesin zaferi midir? Bu bağlamda Doğu-Batı Çatışma tarihi nerelere kadar götürülebilir?
—Doğu-Batı ayrımı coğrafi anlamda bir karşılık bulur mu? Örneğin Roma’ya kadar, özellikle Roma’da Şark ve Garb arasında zihni ve moral tefrika ve buradan hareketle coğrafi bir tefrikin söz konusu olduğunu ileri sürmek zor görünmektedir. Mesela Roma’nın en görkemli şehirlerinden birisi Şam’dır. Yahut Makedonyalı İskender bir Avrupalı mıdır?

Doğu-Batı çatışmasının tarihi Truva savaşlarına kadar geri götürülebilir. Batı uygarlığının kaynağı olarak gösterilen Yunan kimliğinin temeli Doğu ile savaş ve ticarete dayalıdır. Truva savaşına atfedilen önem boşuna değildir. Yine Perslerle yapılan savaşlar da Yunan kimliğinin bir parçasıdır. Batı bu deneyimlerden belli sonuçlar çıkarmayı bilmiştir. İskender’in girişimi ve savaşları Batı’nın Doğu üstünde egemenlik kurma yolunda ilk girişimdir. Bu Yunan’ın bir başarısıdır ama İskender Doğu’yu denetlemek yerine, Doğu’yu “Helenizm” ile Batı’nın bir parçası yapmak (iptal etmek) isteyince kendi sonunu hazırlamıştır. Roma İmparatorluğu, Batı’nın tarihte ilk kez dünya egemenliğini ele geçirmesini ifade eder. Başka deyişle tarihte ilk defa Doğu ile Batı arasındaki üstünlük dengesi Batı’nın lehine çevrilmiştir. Roma ile birlikte değişen, ilk defa Batı’nın Doğu üzerinde kesin egemenliğinin kurulmasıdır. Roma egemenliği içinde Doğu’nun “Romalılaştırılması” çabası söz konusu değildir. Esas olan Doğu ile ilişkilerin denetim altına alınması olmuştur. Roma’ya verilen önem de bu nedenledir. Orta Çağ, Batı için Roma dünya egemenliğinin sonu ve Batı’nın Doğu ile ilişkilerinde egemenliğini yitirmesi olmasına karşılık Batı’nın bu deneyimi unutması söz konusu olmamış, “eski parlak günlere” dönüleceği inancı kilisenin dini ideolojisi ve örgütlenmesi içinde sürdürülmeye çalışılmıştır. Orta Çağda Batı’nın birliğini en üst düzeyde temsil eden kilisenin Roma’da, Vatikan’da üslenmiş olması tesadüf değildir. Roma İmparatorluğu’na günümüzde de yapılan atıflar Batı’nın kendi adına Doğu’dan bağımsız bir başka çözüm bulamadığının bir göstergesidir. Doğu-Batı ayrımının ortaya çıkmasında coğrafya etkili olmuştur, ancak uygarlıklar doğrudan doğal koşulların ürünü değildir. Toplumlar doğa ile ilişkilerinde ortaya çıkan sorunları kendi aralarında kurdukları ilişkiler çerçevesinde aşma çabası içine girmişlerdir. Uygarlığın kaynağı budur. Toplumlar arasındaki ilişkilerde sadece Doğu-Batı ayrımından değil, Doğu-Batı çatışmasından da söz etmek gerekir. Bu çatışmanın aldığı biçime bağlı olarak belli konumlar veya coğrafi alanlar stratejik önem kazanmıştır. Ancak Doğu-Batı ayrımı coğrafi bir ayrım değildir. Diğer bir deyişle iki ayrı dünyadan değil birbirleriyle ilişkili bir dünya tarihinden söz ediyoruz. Doğu ve Batı arasında ilişkiler büyük bir zenginlik göstermiştir. Bu ilişkiler arasında dünya egemenlik ilişkileri de vardır. Bu anlamda Doğu ve Batı’nın sınırları çağlara ve toplumlar arası ilişkilere göre sürekli değişmiştir. Antik Çağ’da Roma’nın görkemli şehirlerinden birinin Şam olması veya Orta Çağ’da güneydoğu Anadolu’daki Haçlı kontlukları bu beldelerin “Batılaşması” anlamına gelmez. Yakın Doğu’daki şehir merkezlerinin binlerce yıldır değişmemesi Doğu-Batı ilişkilerinde oynamış oldukları rol nedeniyledir. Roma sonrasında da Şam Doğu’nun önemli bir merkezidir. Önemi Roma’dan kaynaklanmamaktadır. Batı yayılmacılığı tek bir biçim kazanmamıştır. Yerinden yönetim örnekleri yanında bölge ve eyalet sistemi veya merkezden yönetim gibi çeşitli deneyimler söz konusu olmuştur. Bu nedenle siyasi, askeri, ticari ilişkilerin denetiminin sağlanması amacıyla belli merkezler önem kazanmıştır. Bu merkezlerin Doğu’da da oluşturulması gereği Batı yayılmacılığının bir ürünüdür. Batı zenginliğinin esas kaynağını Doğu soygun ve sömürüsü oluşturduğu için kadim Doğu merkezleri yanında ihtiyaca göre yeni merkezler de oluşturulmuştur. Ancak Roma dünya egemenliği içinde Roma’ya bağlı olan bu merkezlerin “Doğu eyaleti” olarak tanımlanması bile Batı’nın kendini farklılaştırdığının bir göstergesidir.

Batı’nın Doğu üzerinde yayılmacılığı elbette göçebelerin istila hareketlerinden farklıdır. Göçebeler Doğu uygarlık merkezlerine sızıp yönetimi ele geçirmiş olsalar bile kendilerine bağlı yeni bir düzen kuramamışlardır. Batı’nın göçebelerden farkı belli bir uygarlığın temsilcisi olarak Doğu uygarlık merkezlerinde, örneğin Şam’da, İskenderiye’de, Pontus’ta vb. kendi yönetimlerini oluşturmalarıdır. Bu yönetimler bulundukları bölgeye, kültüre yabancı adacıklar olarak kalmışlardır. Doğu ülkelerinde Roma egemenliği Doğu tarihinin bütünleşmiş bir parçası değildir; Batı uygarlığının temsilciliğini, Batı işgal ve yayılmacılığını belirtmektedir. İskender döneminde de Helenizm’den söz edilmiştir, ama sözgelişi Mısır’ın Yunanlaşması değil, tam tersine yönetimin “Doğulaşması” söz konusu olmuş, giderek Batı yönetimlerinden iz kalmamıştır. İskender’in fetihleri sonucunda Yunanlılık, Doğu’da daha önce tanık olunan göçebe toplumların işgaline benzer biçimde fethedilen uygarlık içinde asimile olarak erirken, Roma işgali daha farklı özellikler göstermektedir. Roma egemenliği ile ilgili olarak yönetim kolaylığı sağlamak için Doğu’da kurulan şehirleri Yunan kolonizasyon hareketinin başlangıcına, daha sonra İskender’e kadar götürmek mümkündür (Doğu’da sıfırdan kurulan İskenderiye gibi çeşitli şehirler). Roma da aynı şekilde işgal ettiği Doğu ülkelerinde yeni şehirler (Caesarea -Sezar’ın şehri- Kayseri gibi) kurmuştur. Şam’a kadar gitmeye gerek yok, İstanbul belki de en çok üzerinde durulması gereken farklı bir örnektir. Ayrıca ele alınmalıdır. Batı yayılmacılığının Doğu coğrafyası üzerinde örgütlenmesi ilişkilerin özelliğine bağlı olarak değişiklikler göstermektedir. Doğu-Batı ilişkilerini denetlemek için kurulmuş şehirler yanında ticareti örgütlemek için kurulmuş belli şehirlerden veya eski yerleşim yerlerinin bu yönde kullanılmasından da söz edilebilir. Ancak bu merkezler de Batılılığa temel olmamıştır. Diğer bir deyişle Batı’nın kendi dışındaki alanda egemenlik kurma girişimi olarak kalmıştır. Bugün Batı yayılmacılığının bir göstergesi olarak çeşitli yerlerde bulunan Batı kalıntıları buraların Batı coğrafyasının bir parçası olduğunun kanıtı değildir. Buna karşılık Batı’ya temel oluşturan ve Batı içinde Yunan ve Roma kalıntılarının bulunduğu yerler özenle Batı uygarlığının bir parçası olarak değerlendirilmektedir.

Doğu-Batı ayrımında etnisite özellikleri de belirleyici değildir. Makedonyalı İskender’in etnik kökeninin Yunan olmayışının bir anlamı bulunmamaktadır. Tıpkı Osmanlı’nın devşirme vezirlerinin kökeninin bir anlamı olmayışı gibi. Asıl önemli olan, tarihte büyük roller oynamış olan bu kişilerin hangi uygarlık alanına ve hangi çıkarlara bağlanmış olduklarıdır. Yayılma amaçları, Doğu-Batı çatışmasında Pers cephesine karşı oynadığı rol ve Yunan değerleriyle yetişmesi itibariyle Büyük İskender bir Batılıdır. Aristo’nun öğrencisi olduğunu da unutmayalım. İskender büyük bir fatihtir, İndüs’e kadar gitmiştir, ancak Doğu-Batı egemenlik ilişkilerini örgütleyecek yeni bir yönetim biçimi bulamadığı için ölümünden hemen sonra kurduğu büyük imparatorluk ortadan kalkmıştır. Roma, dünya egemenlik ilişkilerini örgütleyecek kalıcı bir düzen getirdiği için Batı’nın merkezi artık Yunanistan, Yunan olmaktan çıkmıştır. Doğu-Batı çatışmasında elbette belli konumlar önemlidir. Sözgelişi Doğu’nun coğrafya ve toprak birliği sağlamak açısından Anadolu’nun fethi önemlidir. Uzak Doğu’da Çin uygarlığının sınırları binlerce yıl boyunca büyük bir değişmeye uğramadan varlığını sürdürürken Doğu ve Batı cephelerinin doğrudan karşı karşıya geldiği ve egemenlik ilişkilerinin denetlendiği Yakın Doğu’nun yeri ve rolü farklı olmuştur. Doğu-Batı çatışmasının aldığı biçime bağlı olarak kimi zaman alan içinde Roma veya karşıtı olarak Osmanlı egemenlik örgütlenmesinin gereksinimleri çerçevesinde alan birliğinin ve sürekliliğinin de sağlanması gerekmiştir. Örneğin Müslümanların Ortaçağ’da geliştirdikleri Darül-İslam ve Darül-Harp kavramlarının anlam çerçevesi Fatih’in İstanbul’u geçirmesi ve Balkanlarda Osmanlı yayılması döneminde değişime uğramıştır. Elbette söz konusu kavramlar da İslam devletlerinin Doğu-Batı ayrımına verdikleri bir karşılıktır. Ayrıca Maşrık ve Mağrib terimleri de salt coğrafi yön veya bölge gösteren terimler olmaktan uzaktır. Aynı biçimde Yakın Doğu, Orta Doğu ve Uzak Doğu kavramları doğrudan Doğu-Batı çatışması ile ilişkilidir. Avrupa bile sadece coğrafi bir alanı belirtmemektedir. Roma döneminde Avrupa’nın sınırları bugün sözü edilen Avrupa’dan farklıdır. Günümüzde “Avrupa görmüş adam” denildiğinde de bu coğrafi bir anlam belirtmekten uzaktır. Doğu-Batı çatışması ve ayrımı coğrafyanın belirlediği bir olay olsaydı bir değişimden de söz etmek mümkün olmazdı. Coğrafya temelde değişmeyeceğine göre mevcut koşulları aşmak ve değiştirmek söz konusu olmadan bir kader gibi mevcut durumu benimsemek gerekecekti. Doğu-Batı ayrımını coğrafyaya tutsak etmek günümüz farklılaşmasında üstünlüğü elinde tutan tarafın çıkarlarına hizmet etmektedir. Bu ayrım ve çatışmayı tarihi koşullar çerçevesinde ele aldığımızda ise farklılıkların temeli yanında ortaya çıkan birikimi değerlendirme ve sorunları aşma imkânı da belirtilmiş olmaktadır.
...
Soylesinin tamami:

Hiç yorum yok:

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı